Sâdık Dost Hz. EBÛ BEKİR (r.a)

“Sahâbe nesli sarsıntı içerisinde olanlara sabit dağlar, yolunu kaybedenlere yol olan nehirler, yönlerini yitirenlere yön gösteren yıldızlardır”

Mucize Bir Şahsiyet

“Ey Ebû Bekir! Ümmetimden cennete girecek ilk kişi, şüphe yok ki sensin.”

(Ebû Dâvûd, Sünne, 9)

“Ben ancak sünnete tâbi olan biriyim;
dinde olmayanı getiren bir bidatçi değilim!”

Hz. Ebû Bekir (r.a)
(İbn Kuteybe, Uyûnul-Ahbâr, II, 234 )

Allah, âleme koyduğu yasasından dolayı ki biz bu yasalara Sünnetullah diyoruz-ilk günden itibaren insanlığa peygamberler göndermiştir. Bu gün biz, Kur’ân’da Efendimiz (sas) dâhil 25 peygamberin hayatlarını okuyoruz.

Rabbimizin insanlığa olan rahmeti, mağfireti, lütfu ve keremi sayesinde bu peygamberler çeşitli kavimlere gönderildi ve onları hak yola davet etti. Gelen bu peygamberler muhatap oldukları insanların hassasiyetlerine göre çeşitli mucizelerle geldiler. Meselâ, Hz. Dâvûd büyük bir hükümranlıkla gelmişti. Oğlu Hz. Süleymân’a, Allah onlarca mucize vermişti. Cinlerle konuşabiliyor, onları hizmetinde kullanabiliyor, karıncanın, kuşun nutkunu biliyor, birçok olağanüstü işleri Allah’ın izni ve müsaadesi ile yapıyordu. Hz. Mûsâ sihrin revaçta olduğu bir zeminde geldiğinden o da bu tür mucizelerle geliyor, Hz. İsâ, Allah’ın izni ile ölülere yeniden hayat veriyor, hastaları iyileştiriyor, cüzzamlılara eliyle şifa ulaştırıyordu. Son Peygamber (sas) de çeşitli mucizeler gösteriyordu.

Ama hepimizin kabul ettiği bir hakikat var ki Efendimizin (sas) en büyük mucizesi Kurandır. Peki, Kur an’ın en büyük mucizesi nedir? Bu soruyu sorduğumuzda
onlarca cevap gelir zihnimize… Kur’an’ın nazmı mucizedir. Belağatı, edebî, niteliği, evrensel özelliği, az söz ile çok şey beyan etmesi, korunmuşluğu ve daha neler neler.

Bu mucizelerden bir tanesi de şudur: Kur- an’ın insan yetiştirmesi… Daha dün deve çobanları iken, yol kesip şakilik yaparlarken, diri diri kız çocuklarını toprağa gömerlerken, böyle bir toplumdan yeryüzünde ikinci bir örneği olmayan Allah onlardan razı, onlar da Allah’tan razı
bir topluluk meydana getirmiştir. Her türlü şirkten onları arındırmış, tevhid binasına vardırmıştır. Yüreklerine ekilen iman tohumu ile, Allah’a (cc) kul olma ve bu kulluğu devam ettirme onların en büyük gayeleri olmuştur. İşte bu bağlamda şunu gayet net bir şekilde ifade edebiliriz ki:

“Nübüvvetin en büyük mucizesi Kur’an, Kur’an’ın en büyük mucizesi sahabe, sahabenin en büyük mucizesi ise Hz. Ebû Bekir (ra) olmuştur.”

Neden Hz. Ebû Bekir?

Bunun birçok sebebi var; ancak burada bir noktaya dikkatlerinizi çekeceğiz. Hz. Ebû Bekir, miladî 573’de Mekke’de doğuyor, yani Efendimiz’den (sas) iki yıl sonra dünyaya geliyor. Efendimiz de Hz. Ebû Bekir de Mekke’de oldukları için çocukluktan itibaren birbirlerini tanıyorlar. Ama ilk sıcak buluşmaları Efendimiz (sas) 20 yaşlarında, Hz. Ebû Bekir 18 yaşlarında iken, Hz. Ebû Bekir’in babasının amcaoğlu sayılan cömertliği ile meşhur Abdullah b. Cü’dan’ın evinde yapı- lan erdemliler hareketi Hilful-Fudûl’da. oluyor.[1] Kim olursa olsun zulme karşı, kim olursa olsun mazlumdan yana ilkesi ile
kurulan bu faziletliler topluluğunda yer alan Efendimiz ve Hz. Ebû Bekir, o günden sonra bir daha hiç ayrılmadılar, öyle bir dostluk başlıyor ki aralarında 20 yıl Nübüvvet öncesi, 23 yıl Nübüvvet sonrası tam 43 yıl, fâsılasız devam ediyor. Bu dostluğun üzerinden çok önemli bir mesaj var, onu duymamız lazım:                            

Bir insanın kalitesi birazda yanındaki insanlardan/dostlarından anlaşılır.

Hz. Ebû Bekir ile Efendimiz’in (sas) Nübüvvet öncesi tam 20 yıl süren
bu dostluklarında, bir adım önde olan hep Hz. Ebû Bekir’dir. Neden mi? Hz.
EbûBekir o günler iyi bir tüccardır, tam 40.000 dirhemlik sermayesi vardır.[2]
Ama Efendimizin (sas) böyle bir imkânı yoktur, o, Hz. Hatice’nin yanında
sermaye-emek ortaklığı üzerinden çalışmaktadır. Hz. Ebû Bekir okuma-yaz-
ma bilmektedir; ama Efendimiz kâğıdı-kalemi hiç eline almamıştır. Hz. Ebû
Bekir, Mekke’nin sosyal yapısı içerisinde söz sahibi biridir. Dâru’n-Nedve’ye
girme yaşı 40’dır.[3] Ancak Mekke halkı, dört insandan bu zorunluluğu kaldırmıştır. Bu dört kişi: Ebû Cehil, Hâkim b. Hizam, Hz. Ömer ve Hz. Ebû Bekir’dir. Hz. Ebû Bekir’in Dâru’n-Nedve’de “Eşnâk” diye bir görevi vardır. Eşnâk, diyetlerin belirlenmesi ve bunun idare edilmesidir.[4] Bugünkü karşı-
lığı ile en üst düzey mahkemelerdir. Hz. Ebû Bekir’in böyle bir konumu var;
Efendimiz’in (sas) yok… Efendimiz (sas) Hz. Hatice validemiz ile evlenecek, düğün masrafları için zorlanırken, O’na (sas) Ebû Bekir’in eli uzanacak, yine Hz. Ebû Bekir orada yardım edecektir.

Böyle bir durum varken ortada, yani Hz. Ebû Bekir hep bir adım öndeyken, miladî 610’da bir Pazartesi gecesi vahye muhatap olan Efendimiz, aynı gün Hz. Hatice’yi kadınlardan, bir gün sonra Hz. Aliyi çocuklardan, Hz. Zeyd b. Hârise’yi kölelerden kazandıktan sonra 20 yıllık dostu Ebû Bekir’e bu dini arz ettiğinde, Hz. Ebû Bekir hiç tereddüt etmeden, şüphe
duymadan iman etmiş ve 20 yıldır bir adım öndeyken “bir anda bir adım
arkaya geçmiş ve 23 yıl boyunca da Efendimiz’in (sas) hep sağında, ama arkasından yürümüştür. Bu bir mucize değil de nedir? Bu İslâm’ın, imanın bir
mucizesidir. Kur’ân’ın insan kazanma ve yetiştirme potansiyelinin ne kadar
büyük olduğunun göstergesidir.

Hz. Ebû Bekir’in hayatı başından sonuna kadar hep mucizelerle doludur. Mucize demek; insanı aciz bırakan, insanı hayran bırakan olay demektir. Gerçekten Hz. Ebû Bekir’in hayatı böyle bir hayattır. Ne diyor biliyor musunuz Hz. Ömer:                          

“Ey Ebû Bekir! Arkanda kalanlara yaşanamaz, yapılması çok güç bir hayat bıraktın.”[5]

Hz. Ebû Bekir’in (ra) Bereketli Hayatı

Hz. Ebû Bekir’in (ra) hayatının dört önemli devresi vardır. Bunlar:
 1-Nübüvvet Öncesi: 38 yıl
2 -Mekke Dönemi: 13 yıl
3- Medine Dönemi: 11 yıl
 4- Hilafet Dönemi: 2, 5 yıl
63 yıl süren bu hayatın hangi karesini anlatacağız, anlamaya çalışacağız; hangisini dikkate almayacağız, seçmek o kadar kolay mı? Öyle bir bereketli hayat ki hayat defterinin hiçbir sayfasında boşluk yok, boşa geçmiş bir zaman yok, atlayıp dikkate almayacağınız bir vakit yok; bereket var, anlamlı yaşama var, hedef var, büyük bir emel var, gayret var, mücadele.   var, var da var.

Bugün kütüphanelerimizde tarih adına yazılmış onlarca kitabımız vardır. Allah (cc) bu ilmi mirası bize bırakan tüm âlimlerimizden ebeden razı olsun. Onlardan biridir İbn Asâkir (ö.571 /1176)… îbn Asâkir’in en meşhur eseri olan “Tarihu Medîneti Dımeşk” 80 cilttir. Bu 80 ciltlik kitapta 30. cilt tamamen Hz. Ebû Bekir’e ayrılmıştır. Bu cildin dışında da Hz. Ebû Bekir’in anlatıldığı kısımlar bir araya getirilse belki kitabın yüzde 10’u Hz. Ebû Be
kir’i anlatmaktadır. Şimdi onun ve onun gibi onlarca tarihçinin, muhaddisin,
siyer ve meğazi yazarının anlattığı Hz. Ebû Bekir’i her yönü ile anlatmamız
da mümkün değildir. Dolayısı ile Hz. Ebû Bekir’in hayatında çok önemli
gördüğümüz ve bizlerin hayatında da çok eksikliğini hissettiğimiz beş temel
kavram üzerinden onu anlamaya çalışalım:

1- Muhabbet

2- Sadakat

3- Teslimiyet

4- Celâdet

5-Evveliyet

Bu beş temel kavram, bu çağın Müslümanları olarak hayatlarımızda ne
yazık ki istenilen düzeyde tesis edemediğimiz hasletlerdir. Şimdi bizler Hz.
Ebû Bekir’in üzerinden inşallah bu eksiklerimizi telâfi edecek, noksanları-
mızı tamamlayacağız. Buyurun öyleyse Hz. Ebû Bekir’in rehberliğinde bu kavramların onun hayatında nasıl aksettiğini görelim.

Muhabbet

Muhabbet bu zorlu yolun en önemli azığı ve tabir caizse işin başıdır.

Hz. Ali (ra), Kûfe’de halife iken, bir gün İslâm’ın destan yazdığı o ilk günlere şahit olmayan genç nesle:                              “Söyleyin bakalım “İnsanların en cesuru kimdir” diye sormuştu. Soruya muhatap olan o günün Müslümanları, cesaret deyince akıllarına hep Hz. Ali geldiği için:

“Ente Ya Emir’el-Mü’minin/ Sensin Ey Mü- minlerin Emiri!” demişlerdi. Hz.Ali (ra): “Hayır ben değilim. İnsanların en cesuru Hz. Ebû Bekir’dir” demişti. Neden Hz. Ebû Bekir olduğunu merak eden O bakışları görünce, Hz. Ali anlatmaya başlamıştı: “Bizler bir avuç iman eden kardeşlerimizle beraber daha nübüvvetin ilk günlerinde Kâbe’de namaz kılıyorduk, o anda Mekke’nin kara yüzlü adamları bize ve Efendimiz’e (sas) saldırdı. Kimi Allah Resûlü’nü (sas) itekliyor, kimi cübbesini çekiyor kimi üzerine çöreklenmiş O’na (sas)
vuruyordu. Biz ise elimiz kolumuz bağlı hiçbir şey yapamadan sadece olanları seyrediyorduk. Bir anda baktık ki ötelerden cübbesi rüzgârda savrulan, ama gelişi ile etrafa izzet saçan biri bize doğru yaklaşıyor. Gelenin kim olduğunu merak etmiştik, o yiğitçe gelen naif bedeni ile o gün bir aslan kesilen Hz. Ebû Bekir’den başkası değildi. Koşa koşa bize doğru geliyor, kendisine engel olanları bile bir bir deviriyor ve Kâbe’nin duvarlarında yankılanan şu sözü haykırıyordu:

Etaktulüne racülen en yekule rabbî Allah/ Bir adamı sadece ‘Rabbim Allah’tır” dediği için mi öldürceksiniz?” [6]

Bu sözleri en gür sedası ile haykıran Hz. Ebû Bekir, gelip kendini o anda Mekkelilerin saldırılarına muhatap olan Efendimiz’in (sas) üzerine atıyordu. Bu sefer o kara yüzlü adamlar Efendimiz’i (sas) bırakıyor; Hz. Ebû Bekir’i ortalarına alıyorlardı ve başlıyorlardı onu dövmeye… Ukbe b. Ebî Muayt, öfkesini alamıyor, Hz. Ebû Bekir’i yere düşürüyor; göğsünün üzerine oturuyor, eline aldığı ayakkabı ile yüzüne yüzüne vuruyordu. Ağzı, gözü, burnu dağılan Hz. Ebû Bekir daha fazla acılara dayanamıyor; oracıkta bayılıyordu, o anda kabilesi Benî Teym, olaydan haberdar oluyorlar, gelip Hz. Ebû Bekir’i onların elinden kurtarıyorlardı. Her tarafı kan-revan içerisinde ve baygın bir halde
evine taşıyorlardı. Nice sonraları Hz.
Ebû Bekir gözlerini açıyor, biraz kendine gelir gibi oluyordu. Uyanır uyanmaz ağzından çıkan ilk söz: “Allah Resûlü’ne ne oldu?” sözü oluyordu. Söyler misiniz böyle bir cesareti ortaya koyarak insanların en
cesuru olmayı hak eden Hz. Ebû Bekir değil de kimdir?”[7]

Hz. Ali’nin nübüvvetin ilk yıllarında yaşadığı ve yıllardır unutmadığı
bu tablo, Hz. Ebû Bekir’in, Efendimiz’e (sas) nasıl bir sevgiyle, muhabbetle bağlandığının bir örneğidir.

O gün daha iman şerbetini içmemiş annesi,
kanlar içerisinde baygın bir halde olan oğlunun uyanır uyanmaz ilk sözünün
Efendimiz (sas) olmasına biraz hiddedenmiş ve demişti ki: “Bırak, Muham-
med’i de biraz su iç, biraz yemek ye, kendine gel! Yoksa iyileşemeyeceksin.”
Hz. Ebû Bekir, o anda da sevdasına uygun bir söz söyleyecek: “Vallahi! Anacığım Resûlullah’ın nasıl olduğuna dair bir haber almazsam, O’nun (sas) selamette olduğunu şu gözlerimle görmezsem, ne bir yudum su içeceğim, ne bir lokma yemek yiyeceğim.” Ümmü’l-Hayr,  ne kadar ısrar ettiyse oğlunu ikna edememişti. Bunun üzerine annesi, ümmü Cemil’in yardımı ile yaralı
olan oğlunu Dârü’l-Erkâm ’a, Efendimiz’e (sas) doğru taşımış, Allah Resûlü
(sas) o halde Hz. Ebû Bekir’i karşısında görünce dayanamamış, gözyaşlarına boğulmuştu, iki sâdık dostun o buluşması sırasında Efendimiz (sas) Hz. Ebû Bekir’e: “Niye bu halde kendini zora sokup geldin” demişti. Hz. EbûBekir ise: “Ya Resûlullah! Beni boş ver de sen şu kapının arkasında duran annem için dua et! Dua et de Allah (cc) ona hidayet nasip etsin” demişti, o
anda eller dua için havaya kalkmış ve daha eller kapanmadan Selma annemiz, imanın
anahtarı olan o kutlu kelimeleri ikrar etmişti. Hz. Ebû Bekir’in, Efendimiz’e
(sas) olan sevdası, annesinin imanına da vesile olmuştu.[8]

Hz. Ebû Bekir’in, Efendimiz’e (sas) duyduğu sevginin en güzel tablolarından birisi de hiç şüphesiz hicret yolculuğu sırasındadır. 13 yıllık zorlu Mekke hayatı sonrasıAllah (cc) Yesrib’i mü’minlere imanın bir yatağı olarak bahşedince; Efendimiz (sas) tüm Müslümanlara hicret için izin vermiş; ge-
riye bir avuç mü’min kalmıştı. Kalanlar içerisinde Hz. Ebû Bekir de vardı.

O ne zaman, hicret için izin istese; Efendimiz (sas): “Bekle Ey Ebû Bekir!
Allah sana belki daha hayırlısını nasip edecek” diyordu. Sabırlar tükeniyor,
beklemekten insanlar yoruluyordu. İşte böyle bir zaman diliminde her gün
ikindi vakti Ebû Bekir’in evini şenlendiren Efendimiz (sas) o gün o eve öğlen vaktinde gidiyordu. Alışılmış vaktin dışında [9] Efendimiz’in (sas) o haneye gidişi, hane sahibi olan Hz. Ebû Bekir’i heyecanlandırıyordu ve Hz. Ebû Bekir o anda gözyaşlarına boğuluyor ve tek bir cümleyi zorlukla ancak söyleyebiliyordu: ” Yol arkadaşlığı mı Ya Resûlullah?” Efendimiz (sas): “Evet, yol arkadaşlığı” diyordu. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir, daha da seviniyor ve sevincinden gözyaşlarına hâkim olamıyordu. Bu tabloya şahit olan Hz. Aişe (ra) validemiz şöyle diyecekti:

“O güne kadar bir insanın sevincinden böylesine ağladığını görmemiştim.” [10]

Neye seviniyor, neye ağlıyordu Hz. Ebû Bekir? Hicret yolunda Efendimiz’e (sas) arkadaş olmak ne demekti?

Başına yüz deve konmak demekti. Ölü ya da sağ Medine’ye varmadan tutuklanmak demekti. İşkence demekti, ölmek demekti. Bir insan işin sonunda ölüm olan bir yolculuğa nasıl sevinir? Eğer o insan yolculuğa çıkacağı insanı, ölümüne bir sevda ile severse, gerçek bir sevgi ile ona bağlanmışsa elbette böyle sevinecektir. Çünkü sahâbenin sevdası, Ebû Bekir’in sevdası, ölümüne bir sevda idi. Hz. Ebû Bekir’i de sevindiren, sevdiğinin yolunda ölme yani ölümlerin en güzeli olan şehadet imkânını yakalamasından başka bir şey değildi.

Bazı hazırlıklardan sonra iki aziz dost yola çıktılar. Sevr mağarasında üç
gün üç gece kaldılar. Bu süre zarfında Hz. Ebû Bekir’in sevgi adına Efendimiz’e (sas) karşı sergilediği tavırlar anlatılmakla bitmeyecek kadar çoktur. Dağdan aşağı inip, Yesrib’e doğru yola koyulduklarında Hz. Ebû Bekir, bir öne geçiyor, bir arkaya, bir sağa geçiyor, bir sola, bir türlü yerinde durmuyor, duramıyor; Efendimiz’in (sas) etrafında halkalar çizerek yürüyordu. Efen-
dimiz (sas) Hz. Ebû Bekir’in bu yürüyüşüne bir anlam veremiyor ve soruyordu: “Ey Ebû Bekir! Neden yanımda yürümüyorsun da etrafımda halkalar çizip duruyorsun? Senin yerin benim sağım iken seni böyle yürümeye iten şey nedir?” Hz. Ebû Bekir diyor ki: “Ya Resûlullah! Düşünüyorum ve diyorum ki ya birden Sana önden bir saldırı olsa, hemen önüne geçiyorum, Sana
değil bana gelsin diye… Sonra ya arkadan saldırı olsa diye düşünüyor, arkana geçiyorum. Ya sağdan ya soldan olsa deyip, sağa sola geçiyorum. Sana bir şey olmasın da bana olsun diye böyle yürüyorum.” Bu sözler karşısında Efendimiz (sas) çok duygulanıyor, gözleri doluyor ve diyor ki: “Beni çok mu seviyorsun ey Ebû Bekir?” Hz. Ebû Bekir: “Evet ya Resûlullah! Çok hem de çok seviyorum. Öyle ki senin için gözümü kırpmadan ölecek kadar seni
seviyorum” diyordu. Efendimiz (sas) daha da duygulanıyor: “Ey Ebû Bekir!
Şimdi sen benim yerime ölür müsün, ölümü göze alabilir misin?” diye soruyor. Hz. Ebû Bekir en ufak bir tereddüde kapılmadan “Evet, Ya Resûlullah!
Senin için seve seve ölürüm” diyordu. Efendimiz (sas) ailesini ve yakınlarını
ona hatırlatarak: “Neden peki, benim için ölümü göze alırsın” diye soruyor.
Bu soru üzerine Hz. Ebû Bekir diyor ki: “Ya Resûlullah! Eğer ben ölürsem
sadece babam Ebû Kuhâfe’nin evi ağlar. Ama Sen ölürsen, sana bir şey olursa, bu ümmet ağlar, bu din ağlar, varlık âleminin tamamı ağlar. Sen değil, ben senin yolunda ölmeliyim.”[11]

İşte ölümüne sevda… İşte Ebû Bekirce sevgi… İşte gerçek muhabet…

Söz Hz. Ebû Bekir’in muhabbetinden ve sevdasından açılınca kolay kolay bitmez.Mekke fethedilmiş; şirkin beli bir daha doğrulmamak üzere o topraklarda kırılmıştı. O gün Hz. Ebû Bekir, yaşı 80’lere merdiven dayamış, gözleri artık görmez olmuş babası Ebû Kuhâfe’yi ikna etmiş, Allah Resûlü’nün (sas) huzuruna imanı-
nı ikrar etmek üzere getirmişti. Efendimiz (sas) yaşlı babanın gelişini görünce: “Ey Ebû Bekir! Neden yordun babacığını, onu getirmeseydin de biz onun ayağına gitseydik” demişti. Hz. Ebû Bekir, yine kendisine yakışan bir cevapla dedi ki: “Hayır, Ya Resûlullah! Eğer biri birinin ayağına gidecekse, elbette o birileri siz değil, biz olmalıyız. Siz babamın ayağına değil, babam sizin ayağınıza gelmelidir.”

Bu konuşmanın ardından baba Ebû Kuhâfe, şehadet cümlelerini ikrar
ederek, iman ediyordu. Onun iman edişine, Efendimiz (sas) öyle bir seviniyordu ki mübarek yüzünde tebessümler beliriyordu. Efendimiz (sas) yıllar yılı babasının iman etmesi için çırpınan Hz. Ebû Bekir’in de çok sevindiğini zannederek, onu tebrik etmek için döndüğünde, şaşırıp kalıyordu. Çünkü
Hz. Ebû Bekir, olduğu yöre çömelmiş; gözlerinde yaş, yüzünde derin bir
hüzün, hıçkırıklar içerisinde ağlıyordu. Efendimiz (sas) sâdık dostunu bu
halde görünce, oldukça şaşırmış, Hz. Ebû Bekir’i kollarından tutup kaldırırken o gözyaşlarının nedenini sormuştu: “Ey Ebû Bekir Babanın imanına binecekken, yüzünde güller açıp Rabbine şükredecekken, bu ne hal? Neden bu üzüntü ve neden bu gözyaşı?” Sizce niye ağlıyordu Hz. Ebû Bekir?
Nedir onu böyle bir zeminde gözyaşlarına mahkûm eden şey? İnanın kırk
yıl düşünsek aklımıza gelmez, çünkü Efendimiz’in (sas) bile aklına gelmemişti o hüznün sebebi… O anda Hz. Ebû Bekir bir taraftan gözyaşlarına hâkim olmaya çalışıyor, bir taraftan da şöyle diyordu: “Ya Resûlullah! Yıllar yılı babamın hidayete ermesi için Rabbime dua dua yakarıp durdum. Onun imana ermesi için her şeyimi feda etmeye razıydım. Biliyorum ki sen de benim bu hislerimin aynısını amcan Ebû Talib için duyuyordun. Ama ne yapayım ki ben umduğuma kavuştum, sen ise mahrum kaldın. Ben Senin arzuladığın şeye kavuşamadığın için ağlıyorum. Babamın iman etmesi aklıma bunları getirdi de onun için ağlıyorum.” Bu sözler karşısında Efendimiz (sas) de gözyaşlarını
tutamıyor ve orada ağlamaya başlıyordu.[12]

Hz. Ebû Bekir’in sevdası, aşkı, sevgisi… “Seven sevdiklerinin sevdiklerini
de sever” ilkesinin Ebû Bekir’in hayatındaki yansıması…

Sadâkat

Sadâkat, sözünde ve özünde sâdık olma, doğru olmadır. Sadakatin iki
önemli vechesi/yüzü var. Biri; doğruluktan asla ayrılmama, başına ne gelirse gelsin, ne kaybederse kaybetsin; doğruluğu hayatın en temel şiarı kılma, ikincisi ise; doğruları tasdikleme, söylenen doğruyu tereddütsüz bir şekilde kabul etmedir.

Hz. Ebû Bekir’in sadakatine örnek olabilecek en önemli misal hiç şüp-
hesiz îsra ve Miraç hadisesindeki tutumudur. Nübüvvetin 11. yılında Efendimiz (sas) bir iltifat-ı Rabbani’ye muhatap kılınarak amcasının kızı Ümmü
Haninin evinde uyurken Cebrail tarafından uyandırılır; getirilen Burak adlı
binek ile önce Kudüs’e Mescid-i Altsa’ya, oradan da semalara; yaratılmışların varacağı son sınır olan Sidretü’-Münteha’ya götürülür. İsra Sûresinin ilk ayetinde ve Necm Sûresinin ilk pasajında anlatıldığı gibi onlarca ayete, işarete, güzelliğe muhatap olarak döner gelir. Sabah olunca Efendimiz (sas) başından geçenleri ilk olarak Ümmü Hani’ye anlatır. Ümmü Hani validemiz hayranlıkla dinler ama amcasının oğlu olan Efendimize: “Bunları kimselere anlatma!” diye ricada bulunur. Çünkü anlatılanlar ancak iman edenlerin
kabul edebileceği şeylerdir. Efendimiz (sas) evden ayrılır, Kâbe’ye doğru yürür; o anda karşısına Ebû Cehil çıkar. Ebû Cehil, Efendimizin (sas) çok düşünceli olduğunu görünce, halini sormaya başlar; yüreğinde fırtınalar kopan Efendimiz (sas) başından geçenleri anlatır. Ebû Cehil kendi kendine
sevinir ve der ki: “Yıllardır biz Muhammed’in mecnun olduğunu söylüyor-
duk, kimseler bize inanmıyordu; şimdi Muhammed öyle şeyler anlatıyor ki
bunu Mekkeliler duysa bizi tasdik edecekler.” Bu sevinçle Efendimize (sas)
diyor ki: “Ey Muhammed! Şimdi ben Mekkelileri toplasam biraz önce bana
anlattıklarını onlara da anlatır mısın?” Efendimiz (sas) “Evet, anlatırım” der.
Ebû Cehil sevinçle Mekkelileri toplar, Efendimiz (sas) başlar anlatmaya…
Mekkeliler büyük bir heyecan ve merakla anlatılanları dinlerler, sonra bazı sorular sorarlar. Efendimizde bütün sorulara tek tek cevaplar verir. Kudüs’ü, Mescid-i Aksa’yı en ince detaylarına kadar anlatır. Oraları bilenler bu bilgilerin doğru olduklarını anlarlar, ama bilmeyenler Efendimiz’i (sas)  hâşâ mecnunlukla itham etmeye başlarlar. Efendimiz (sas) onlara birkaç gün sonra şehre girecek olan kervanlarını bile söyler. O kervanın önünde olan siyah deveden, hatta devenin üstündeki su tulumundan bile bahseder. Mekkelilerin bazıları ellerine çok iyi bir fırsat geçtiğini zannediyorlar.
Ebû Cehil diyor ki: “Gelin gidelim Ebû Bekir’in yanına o akıllı bir adamdır.
Böyle şeylere inanmaz. Eğer onu Muhammed’den ayırırsak, bu iş tamamdır.

O karşı çıkarsa, onun vesilesi ile iman edenlerin hepsi karşı çıkacaktır” Bu
umutla Hz. Ebû Bekir’in yanma gidiliyor. Hz. Ebû Bekir’in O ana kadar hiç bir şeyden haberi yoktur. Mesele anlatılıyor; sadâkat âbidesi diyor ki: “Bunları, O mu (Hz. Peygamber mi) söylüyor?” Evet diyorlar. Cevaba bakın: “O söylüyorsa doğrudur.” işte sadâkat budur. o söylüyorsa, ne söylerse söylesin kesinlikle doğrudur diyebilmek insanı sâdık yapar, insanı sıddık yapar. Hz. Ebû Bekir, sadakatin ne demek olduğunu bilmeyen o kara yüzlü adamlara şunu da diyecektir: “Siz onun bir gece Kudüs’e, oradan semalara gittiğine
inanmıyorsunuz? Ben ona hergün semadan vahiy geldiğine inanıyorum da onun
semalara çıktığına mı inanmayacağım. Vallahi o ne diyorsa ben hepsini kabul
ediyor, hepsine inanıyorum.[13] İşte sadâkat budur; işte sıddık olmanın gereği
budur. Bu konuşmaları Efendimiz (sas) duyunca, Hz. Ebû Bekir’in sadakatini onaylayacak ve ona Sıddık lakabını verecek, artık o kıyamete kadar Ebû
Bekir-i Sıddık diye anılacaktı.[14]

O güne kadar hep sadâkat âbidesi idi; o günden sonra da hep öyle kalacaktı. Hicret yolunda yürürlerken, birileri Hz. Ebû Bekir’i tanımıştı. Yanına gelmiş, hal hatır sormuş, sonra E£endimiz’i (sas) işaret ederek: “Bu kim?” diye sormuştu. Hz. Ebû Bekir bu soru karşısında bir anda durmuştu. Ne diyecek, O’nun Allah Resûlü olduğunu söylese, birileriniu kulağına gidecek başlarına yüz deve konmuş olduğu için bu durum kendilerine sıkıntı olacaktı. Hâşâ yalan söylese sıddıkiyete yakışmayacak. Allah’a şöyle bir teveldcül etti ve sonra şöyle dedi: “O benim yol rehberimdir.”[15] Bu sözü duyan ne anlıyordu? Efendimiz’i (sas) çölleri bilen bir mürşid/rehber olarak anlıyordu. Ama Hz. Ebû Bekir’in kasdı burada dünya-ahiret yol rehberi idi. İşte böylece en zorlu zamanlarda bile Hz. Ebû Bekir sadakatini bozmamıştı. O haline hiç leke sürmemişti. Böyle olduğu içinde sâdıkların, sıddıkların sertacı, ser levhası olmuştu.

Teslimiyet

Müslüman demek, iman ettiği Rabbine ve O’nun gönderdiği dine kayıtsız ve şartsız teslim olmuş adam demektir.

Elimizi vicdanlarımızın üzerine koyarak bir soruya cevap bulalım: Efendimiz’in (sas) bir hadisini duyduğumuzda, işin hidâyetinde ilk tepkimiz ne oluyor? Sorgulamaya başladığımız yer aklımız ve mantığımız mı, yoksa hadisin bizzat kendisi mi oluyor!? Ama bakın Efendimiz (sas) ne diyor: “Benim söylediklerime, hevâlarnı tâbi kılmayan, bütün arzuları ile teslim olmayan tam anlamı ile iman etmiş sayılmaz.”[16]

Bu meseleyi bir örnek ile daha iyi anlamaya çalışalım. Efendimiz (sas) karşısında duran sahâbeye bir kıssa üzerinden mesajlar anlatacak, söze şöyle başlıyor: “Adamın biri elindeki asa ile sığıra sertçe vurdu, sığır konuşmaya
başladı, dedi ki: “Beni Allah dayak yemem için yaratmadı. Beni şu şu iş için
yarattı.” Sözün burasında sahâbenin yüzünde bir tereddüt göstergesi oluştu.
Efendimiz (sas) dedi ki: “Ne oldu, yoksa inanmadınız mı sığırın konuştuğuna…. Vallabi ben inandım, Ebû Bekir ve Ömer de inandılar.” Ravi diyor ki: “O anda o mecliste Ebû Bekir ve Ömer yoktu.”[17]

Bu sözler neyin ifadesidir? Teslimiyet, Efendimiz’in (sas) söylediği, getirdiği, gösterdiği her şeye ama her şeye tereddütsüz iman etmek ve gereğini yerine getirmektir.

Hz. Ebû Bekir’in teslimiyeti söz konusu olduğunda kesinlikle Rum Sûresi’nin nazilindeki tutumunu anlatmamız gerekir. Bi’setin 5’inci, yâni miladî 614 senelerinde iki komşu ve rakip devlet, birbirleriyle kanlı bir muharebeye girişmişlerdi. İran devleti tahtında 11. Hüsrev, Rum imparatorluğunda ise Heraklius bulunuyordu, o yıl yapılan son savaşta iranlılar galip gelmişti.

Rumların bu mağlubiyet haberi Meldce’ye ulaşınca müşrikler sevinmişler,
Müslümanlar ise üzülmüşlerdi. Müşrikler bu hâdiseyi vesile yaparak Müslümanları rahatsız etmeye ve: “Siz ve Hıristiyanlar Ehl-i Kitapsınız. Biz ve İranlılar ise ümmiyiz. İranlı kardeşlerimiz, sizin Rum kardeşlerinize galebe çaldı. Biz de sizinle muharebeye girişirsek, sizi mağlup ederiz” diyerek, Müslümanları tahkir etmeye başlamışlardı. Bu hadise üzerine Rum Sûresi nazil oldu ve yakın bir gelecekte Rumların galip geleceğinin haberini verdi.

Bu ayetler nazil olduğu zaman, Rum imparatorluğu öylesine perişan olmuştu ki dahilî isyanlarla devlet inhilale uğramış, ordusu dağılmış, hâzinesi boşalmış, İmparator Heraklius, başkent Konstantin i/İstanbul’u terk ederek Kartaca’ya kaçmıştı. Böylesine büyük bir hezimetten sonra, Rumların bir kaç sene zarfında canlanıp yeniden galip geleceklerine katiyetle hükmetmek şöyle dursun, ihtimal vermek bile kimselerin hayallerine gelmiyordu. İşte
böyle bir zeminde, Cenâb-ı Hak, indirdiği ayetlerle Rumların kısa bir zaman
sonra galip geleceklerini haber veriyordu. Hz. Ebû Bekir, b u ayetleri Efendimiz’den (sas) dinler dinlemez onları, Mekke’nin bir tarafında yüksek sesle okudu. Sonra da o sevinen müşriklere, “Rumlar, birkaç sene sonra İranlılara muhakkak galebe çalacaklar” dedi. Müşrikler şaşırdılar. Bahsettiğimiz gibi büyük bir hezimete uğramış, âdeta yerle bir olmuş bir imparatorluk bir daha nasıl canlanacak ve îranlılara galebe çalacaktı! Bu durumu, akıllarına sığdıramadıklarmdan içlerinden Übey b. Halef, “Yalan söylüyorsun,” dedi. “Haydi, aramızda bir müddet tayin et, seninle bahse girelim.” Hz. Ebû Bekir kabul
etti. On deve üzerinde bahse girip üç sene müddet tayin ettiler. Hz. Ebû Bekir gelip durumu Peygamber Efendimize haber verdi. Efendimiz (sas):
Ayetteki “Fi bid’i sinin’den -yani bir kaç seneden- maksat üçten dokuza
kadar olan seneler demektir. Develerin sayısını artır. Müddeti de uzat.” buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir çıktı. Übey’e rast geldi. Übey, “Galiba pişman oldun” dedi. Hz. Ebû Bekir: “Hayır!” dedi. “Gel seninle bahsi arttıralım. Müddeti de uzatalım. Haydi, dokuz seneye kadar yüz deve yapalım.” Übey de: “Haydi yapalım” diyerek kabul etti; böylece anlaştılar. Aradan yıllar geçti, Hz. Ebû Bekir, hicret maksadı ile Mekke’den ayrılacağı sıralarda,
Übey b. Halef yakasına yapıştı ve “Sen, Mekke’den ayrılırsan, bahisde kazanacağım develeri ödemeyeceğinden endişe ediyorum. Bana bir kefil göster”
dedi. Hz. Ebû Bekir de oğlu Abdurrahman’ı kefil gösterdi. Netice de Bedir günü Müslümanlar zafer kazandıkları o gün Rumlar da İranlıları yenerek büyük bir zafer kazanmışlardı. Hz. Ebû Bekir, 100 deveyi übeybin Halef’in kefilinden alıp Efendimize (sas) getirdi. Efendimiz: “Onları sadaka olarak dağıt” buyurdu ve o develer sadaka olarak dağıtıldı.[18] Hz. Ebû Bekir’in ayet karşısındaki tutumu onun teslimiyet noktasında nerede durduğunu bizlere göstermektedir.

Celâdet

Celâdet, yiğitliktir, kahramanlıktır.

Kükremesi gereken yerde sessiz kalan zillete, sessiz kalması gereken yerde kükreyen ise zulme kapı açar. Bundan dolayı haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan, hak karşısında konuşan dilli şeytandır.

Hz. Ebû Bekir’i ideal bir duruşun sahibi olarak bazen halimliğin ve müsamahanın zirvesinde, bazen celâdetin ve salâbetin zirvesinde görüyoruz. O, 40.000 dirhemlik sermayesinin tamamını Allah yolunda tükettikten sonra Medine’de çobanlık ve pazarda bugünkü lisanla söyleyeyim tezgâhtarlık yaparak evini geçindiriyordu. Halife olarak seçildiğinde, çobanlık yaptığı
evin kızı: “Daha da bize koyanlarımızı sağmaya gelmez, gelmeye tenezzül
etmez” demişti. Bu sözü Hz. Ebû Bekir duyunca: “Hayır kızım, ben ailemi
geçindirmek için çobanlığınızı yapmaya devam edeceğim” demişti. Altı ay hilafette iken çobanlıkta yapmıştı. Altı ay sonra Hz. Ömer, devletin Beytül mal sorumlusu Ebû Ubeyde b. Cerrah’a meseleyi aktarıyor, Ebû ubeyde de devletin verdiği en az maaş ne ise o maaşı Halife Ebû Bekir için takdir ediyor ve böylece bir maaş bağlanıyordu.[19]

Efendimiz (sas) hastalanmış artık cemaatin önüne çıkamayacak bir hale gelmiş: “Söyleyin Ebû Bekir e insanlara namaz kıldırsın” demiştir. Hz. Aişe, babasının mizacını bildiği için biraz bu emri ağırdan almıştır. Gerekçesi nedir? “Babam çok içli ve hassas biridir, Resûlullah böyle hasta iken, o insanlara ağlamaktan namaz kıldıramaz” diye; “Ya Resûlullah! Ömer kıldırsa” demiştir. Ama Efendimiz, kimselerin görmediğini görmüş, dirâyet ve metanette Ebû Bekir’in emsalsiz olduğunu âleme öğretircesine: “Hayır! Ebû
Bekir geçsin” demiştir. Hz. Ebû Bekir, Efendimiz (sas) hayatta iken 17 vakit
namaz kıldıracaktır. Bu 17 vakitten birinde Efendimiz de ona uyacak, onun
cemaatinden olacaktır.[20] Günler Pazartesi olduğunda sabahın erken saatle-
rinde Efendimiz de bir iyileşme belirtisi ortaya çıkacaktı. Herkes sevinecek,
Resûlullah sağlığına kavuştu diye herkes birbirine müjde verecekti. Hz. Ebû
Bekir, Efendimizin iyi halini görünce günlerdir gitmediği evine gitmek için
izin isteyecekti, Efendimiz de izin verecekti. Hz. Ebû Bekir Sunh denen yerdeki evine doğru yürürken Hz. Aişe’nin sesi ile bir anda Medine inleyecek ve Efendimiz (sas) Refik-i A’lâ’ya doğru yürüyecekti. Sahâbe ne yapacağını şaşıracak yüreklerindeki derin muhabbet, muvazene terazisini alt-üst edecekti. Hz. Ömer, kılıcını havaya kaldıracak: “Her kim Resûlullah’m öldüğü-
nü söylerse bu kılıçla başını koparırım. Hayır o ölmedi, Musa gibi Rabbi
ile buluşmaya gitti. Bir daha gelecek ve tüm münafıkların başını koparacak”
diyordu.[21] Hz. Osman bir yere yığılıp kalmıştı. Üzüntüsünden onu bir titreme almış, iki üç kişi ancak teskin edebilmişti. Hz. Ali, hücre-i saâdette bir köşede hiçbir şey demeden durmuş, derin bir sarsıntı geçirmişti. îşte böyle bir anda salâbet lazımdı, celâdet lazımdı; bir dağ gibi olmak lazımdı; sarsıntı içerisinde olanlara sabit bir dağ gibi olmak lazımdı… O dağ Hz. Ebû
Bekir olacaktı. Koşa koşa geldi, girdi Hücre-i Saâdet’e, Efendimizin (sas) mübarek yüzündeki örtüyü kaldırdı alnından öptü: “Sağlığında güzeldin Ya Resûlullah, vefatında da güzelsin ya Resûlullah!” dedi. Sonra dışarı çıktı:

“Ey İnsanlar! Her kim Muhammed’e tapıyorsa bilsin ki o ölmüştür. Her kim Allaha tapıyorsa bilsin ki Allah el-Bakî ve el-Hayy olandır.” Sonra Ali imrân
Sûresi’nin 144. ayetini okudu: “Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de nice peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o, ölür ya da öldürülürse, gerisin geriye (eski dininize) mi döneceksiniz? Kim (böyle) geri dönerse, Allaha hiçbir şekilde zarar vermiş olmayacaktır. Allah,şükredenleri mükâfatlandıracaktır.”

Hz. Ömer: “O güne kadar o ayeti defaatle okumamıza rağmen, sanki ayet o gün nazil olmuş gibi bize geldi.” Hz. Ebû Bekir o büyük dirayeti ile içi kan ağlamasına rağmen İslâm toplumunu böyle teskin etmişti.[22]

Efendimiz’in (sas) vefatı ile hillikte 23 yıldır Peygamber’in önderliğinde yürüyen o güzide cemaat bir anda sahipsiz kalmış. Efendimizin gidişi ile birçok sorun ortaya çıkmıştı.

O zorlu günlerde Hz. Ebû Bekir, Benî Saide çardağında halife olarak seçiliyordu. Böylece İslâm’ın ilk halifesi; Resûlullah’m ilk halifesi oluyordu…
İlk icraatı nedir? Üsame ordusunun yola koyulmasıdır. Çok zorlu günlerdi
o günler, her tarafta irtidat hareketleri var; Yemen’de Yemame’de peygamberlik iddiası ile yalancılar ortaya çıkmış; münafıklar ve mürdetler, Müslümanları bir kaşık suda boğmak için fırsat kolluyorlar. Böyle bir anda Hz. Ebû Bekir ilk iş olarak Üsame ordusunu önceden kararlaştırılmış olan seferine çıkarmak istiyor.

Sahâheden bazıları itiraz ediyor bu karara; önce irtidat hareketlerini bastıralım, sonra orduyu çıkarırız diyorlar ve bu maksatla Hz. Ömer’i, Hz. Ebû Bekir’e gönderiyorlar. Hz. Ömer, ordunun gönderilmemesini söyleyince, o naif insan bir anda bir kaplan gibi, Ömer’in sakalını tutuyor: “Cahiliyenin cesuru, İslâm’ın korkağı mı oldu” diyor ve devamla: “Ey Ömer! Bilsem ki yaban kuşlar ve canavarlar Medine’yi basacak, Müminlerin annelerini ve kızlarımızı alıp götürecekler, Vallahi Resûlullah’ın çıkardığı orduyu geri koymam ve asla geciktirmem!” diyordu.[23]

Bu azim ve kararlılıkla Üsame ordusunu Bizans üzerine gönderdi; ordu gitti savaş olmadan geri geldi; ama öyle bir zamanda ordunun çıkartılması düşmanın kalbine korku, müminlerin kalbine sekinet vermişti. Daha sonra irtidat seferlerine karşı, peygamberlik iddiasında bulunan yalancılara karşı, zekât ile namazın arasını ayıranlara karşı hep celâdetle durmuş ve Müslümanları peygambersiz dönemde, sanki Hz. Peygamber (sas) varmış gibi yönetmiştir.

Evveliyet

Hz. Ebû Bekir, ilk gün ilk erkek olarak iman etmiş; hemen arkasından o hafta içlerinde Hz. Osman, Abdurrahman b. Avf, Talha b. Ubeydullah, Ebû Seleme, Osman b. Maz un, Erkâm b. Ebi’l-Erkâm ve nicelerinin bulunduğu isimleri imana taşımış, öyle bir gayret ortaya koymuş ki neredeyse Efendimiz (sas) “Yavaş ol ey Ebû Bekir!” demek durumunda kalmış… 13 yıl Mekke’de 40.000 dirhemlik sermayesini işkenceler altında inleyen köle Müslümanları satın alarak tüketmiş….
Bilal’i o almış, Âmir b. Füheyre’yi o almış, Zinnûre’yi o almış ve daha nicelerini..

Hicret yolunda yine o en önde, Medine’ye gelinmiş, Mescid’in yeri belirlenmiş; Efendimiz’in (sas) devesi Kasvâ, Sehl ve Süheyl isimli İki yetim gencin arsasına çökmüş, onlar arsalarım vakıf etmeyi düşünmüşler, Efendimiz (sas) kabul etmemiş. Kim alacak bu arsayı diye şöyle bir bakmış Efendimiz (sas), O esnada Ebû Bekir kimselere bırakmadan O işin de ilki olmuş…
Bugün milyonlarca insan orada namaz kılıyor, her kılan Ebû Bekir’in hanesine sevap yazdırıyor, kim geçebilir onu mümkün mü? Bedir’de Uhud’da,
Hendek’te, Hudeybiye’de Hayber’de Tebûk’ta, hep önde, hep önde… Hiçbir
hayır yok ki o ikinci olsun; o tek bir yerde ikinci idi; o ikinciliği de Kurana
geçti. Sevr mağarasında ikinin İkincisi idi; onun dışında her hayrın birincisi idi, sahâbenin incisi idi, evveli, ilki idi…

Hz. Ebû Bekir’den Birkaç Hatıra

Ebû Hureyre (ra) rivayet ediyor: Bir sabah namazı sonrası Resûlullah
(sas): “Bugün hanginiz oruçlu olarak sabahı elti?” diye sordu. Ebû Bekir
(ra): ‘Ben’ deyince, bu sefer: “Bugün hanginiz biryoksula yemek yedirdi?”
diye sordu. Ebû Bekir: ‘Ben’ dedi. Bu sefer: “Bugün aranızdan kim bir cenazenin defnine iştirak etti?” diye sordu. Ebû Bekir: ‘Ben’ diye cevap verdi.
Bunun üzerine Allah Resûlü (sas): “Bugün hanginiz bir hasta ziyaret etti?”
diye sordu. Ebû Bekir yine: ‘Ben’ deyince, Resûlullah (sas) şöyle buyur-
du: “Bu özellikler bir adamda bir arada bulunursa o kişi mutlaka cennete girer.“[24]

Hz. Ömer Tebûk gazvesi öncesini anlatıyor. “O günler Hz. Peygamber sadaka vermemizi emir buyurdu, o sırada benim malım çoktu, içimden ‘Eğer Ebû Bekir’i geçeceğim bir gün varsa, o bugündür’ dedim ve malımın hepsini hesaplayarak, tam yarısını getirdim. Peygamber Efendimiz bana:

“Sen çocuklarına ne bıraktın?” diye sordu. ‘Getirdiğim kadar da onlara bıraktım’ dedim. Sonra Ebû Bekir geldi. Meğer o nesi varsa hepsini getirmiş. Peygamber Efendimiz ona da: ‘Sen çocuklarına ne bıraktın? diye sordu. Ebû Bekir: ‘Ben onlara Allah ve Resûlünü bıraktım’ dedi. O zaman kalbimden ‘İmkânı yok ben Ebû Bekir’i hiçbir zaman geçemem’ dedim.”[25]

Efendimiz (sas) vefatına yakın bir gün ashabına hitap ederken şöyle
demişti:

“Her kimin hize bir iyiliği dokunmuşsa onun karşılığını mutlaka
vermişizdir. Ebû Bekir hariç. Onun bize çok iyiliği dokunmuştur. Onun
mükâfatını kıyamet gününde mutlaka Allah verecektir. Ebû Bekir’in malının
bizi faydalandırdığı kadar hiç kimsenin malı bizi faydalandırmamıştır. Eğer
bir dost edinseydim mutlaka Ebû Bekir’i dost edinirdim. Dikkat edin! Sizin
Peygamberiniz Allah’ın dostudur.”[26]

Allah ondan ebeden razı olsun.

Kaynakça

[1] ibn Sa’d, Tabakât, l, 310.
[2] İbn Hacer, el-îsâbe II, 1090.
[3] İbn Hişâm, es-Sîre1,132.
[4] İbnAbdürrabbilı, el-îkdii’l-i III; 267-268.                                                               [5] İbn Sa’d, Tabakât, III, 195.                       [6] Buhârî, Menâkibu’l-Ensâr, 27.                [7] İbn Kesir, el-Bidâye ven-Nihâye, III, 271-272.                                                               [8] İbn Hacer, el-isâbe IV 2675.                    [9] Öğlen vakti o gününün insanlarının kaylûle dedikleri uyku vakitleridir. Hz. Peygamber (sas) de o annları kaylûle ile geçirir, ashâbına da tavsiye ederdi. Bkz. Buhârî, Hacc, 129; İbn Mâce, Savm, 22.                                                                        [10] İbn Hişâm, es-Sîre, II, 93.                      [11] Beyhakî,Delâilun-Nübüvve,XIV135.      [12] Taberânî, el-Mucemü’l-Kebîr IV,421.   [13] ibn Hişâm, es-Sîre, II, 140; İbn Esîr, el-Kâmil, II, 56.                                                   [14] İbn Kesir, Tefsir,II, 121.                         [15] Ahmed b. Hanbel, el-Miisned,211.     [16] Beyhakî, el-Medhal ilâ Kitabi’s-Sünen, 188; Deylemî, Firdevsü’l-Ahbar; 7791.     [17] Buhârî, Fezâilul-Ashâb 8; Müslim, Fezâilu’s-Sahâbe, 13.                                       [18] İbn Kesir, Tefsir, III, 424; Suyutî, Dürrul-Mensûr, V, 152.                                 [19] İbn Manzûr verilen maaşın 2500 veya 3000 dirhem olduğunu belirtmektedir. Bkz. ibn Manzûr, Muhtasar, XIII, 103-104 .      [20] Alımed b. Hanbel, el-MüsnedIII, 163.
[21] İbnSa’d, Tabakât, III,267; Belâzürî,Ensâbul-Eşrâf, 1,563.                    [22] Belâzürî, Ensâbü’l-Eşraf, I, 1566.       [23] İbn Kesîr, el-Bidâye, V, 304.                 [24] Müslim, Fezâilus-Sahâbe, 12. [25] Ebu Dâvûd, Zekât, 41; Tirmizî, Menâkıb, 16. [26] Tirmizî, Menâkıb, 15.

Sahabe İklimi