Kalın: Karar Irak’ın toprak bütünlüğünü tehdit ediyor

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın Irak'ta yapılacak seçime yönelik değerlendirmede bulunarak "Referandum meselesi, Irak'ın toprak bütünlüğüne tehdit teşkil eden bir gelişme olacaktır" dedi

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, "Referandum meselesi, Irak'ın toprak bütünlüğüne tehdit teşkil eden bir gelişme olacaktır. Referandum yapıldığında kim onaylayacak. Diyelim ki Kürt bölgesinde yaptınız, Bağdat parlamentosunun da onaylaması gerekmeyecek mi? Bunun resmiyet ve meşruiyet kazanabilmesi için bunun Irak parlamentosu tarafından da onaylanması gerekecek." dedi.

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, TV Net'te yayınlanan "Karşı Karşıya" programında gazeteci Merve Şebnem Oruç'un sorularını cevapladı.

Çatışmasızlık bölgelerinin, Suriye'deki sorunların çözümünde sihirli bir formül olmadığını ifade eden Kalın, İdlib, Halep, Rakka'da yaşananların yanında PYD'nin kontrolündeki bölgelerde de başka bir savaş yürütüldüğünü, Amerikalıların PYD politikalarını meşrulaştırmak için kullandığı araçlardan bir tanesinin de dikkatleri oralardan kaydırmak olduğunu söyledi.

PYD'nin ve YPG'nin kontrolünde olan bölgelerde asayiş berkemal demenin mümkün olmadığını vurgulayan Kalın, Fırat Kalkanı Harekatını başlattıktan sonra Cerablus bölgesine, 100 bine yakın Suriyeli mültecinin emniyetli bir ortam oluşması üzerine geri döndüğünü, ancak bu insanların PYD'nin, YPG'nin kontrolündeki bölgelere dönmediğini anlattı.

Kalın, "Eğer gerçekten orada DAEŞ'la mücadele varsa, neden dönmüyorlar. Çünkü, güvenmiyorlar. YPG'nin, PYD'nin baskı ve faşizan politikalarını en iyi onlar biliyorlar. YPG, PYD bu baskıları herkese, kendisine biat etmeyen herkese yapıyor. Arab'a, Türkmen'e, Kürd'e, Hristiyan'a da yapıyor. Orada, muhalif, PYD, YPG'li olmayan Kürt gruplar nasıl bertaraf edildi, ortadan kaldırıldı. Bu 2-3 sene içerisinde Amerika'dan aldıkları desteklerin sayesinde oldu." diye konuştu.

YPG ve PYD ile Kürtleri birbirinden net bir şekilde ayırdıklarını belirten Kalın, Suriye Kürtlerinin de YPG, PYD'nin bir payandası olmadığını, YPG ve PYD'nin de Kürtler'in tamamı olmadığını kaydetti.

Kalın, bu ayrımın net bir şekilde yapılması gerektiğine dikkati çekerek, şöyle devam etti:

"Zaman zaman gene bir çarpıtma stratejisinin bir parçası olarak, bizim PYD, YPG ile ilgili dile getirdiğimiz itirazları, Bize 'Türkiye Kürtlerinin kazanımlarını, temel hak ve hürriyetlerini engellemeye çalışıyor' diye sunmaya çalışıyorlar. Bunun hakikatle hiç bir ilgisinin olmadığı çok açık, net ortada. Bizim temel itirazımız PKK, PYD, YPG gibi terör örgütlerinedir. Bunların Kürtlerin temel hak ve hukukuyla uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. "

"KÜRTLER İÇİN DEVRİM MAHİYETİNDE ADIMLAR ATILDI"

PKK'nın uzun yıllardan beri kendi örgüt gündemini Kürtlerin talepleriymiş gibi dayatan bir politika izlediğini ifade eden Kalın, Kürtlerin, dilini konuşmak, hak ve hürriyetler, özgür olmak, kimliğini ifade etmek gibi temel talepleri olduğunu, bu konularda da Türkiye'de son 10 yılda devrim mahiyetinde adımlar atıldığını kaydetti.

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, şunları kaydetti:

"Zaman zaman batı basınında Erdoğan'ın Kürt karşıtlığı gibi abuk sabuk bir şeyler söyleniyor. Türkiye'de Kürtlere nefes aldıran bir lider varsa son 40-50 yılda, bu lider Tayyip Erdoğan'dır. Cumhurbaşkanımız büyük siyasi riskler alarak, o zaman bir sürü muhalefete, içeriden ve dışarıdan bir sürü sabotajlara rağmen buna FETÖ'nün sabotajları da dahil. Bunu medya, silahlı kuvvetlerdeki ajanları üzerinden, başka unsurlar üzerinden yaptılar. PKK silah bırakma noktasına geldiği anda, baktılar ki bu iş ciddi. Ellerindeki en önemli kozlardan birisi gidiyor, sabote ettiler bunu. Birileri diyor ya çözüm sürecini kim sabote etti. Geriye doğru bir bakın bakalım. Kim ne yaptı o dönemde. İçeriden FETÖ ajanları bunları yaptılar."

Kalın, 15 Temmuz'dan sonra bir müddet "Bu kadar çok askeri general atılıyor. Artık Türkiye güvenilir bir ülke değil. Terörle mücadelede NATO müttefiki bir ülke olarak ciddi zaaflarla karşı karşıya kalacak" şeklinde propaganda yayıldığını ifade ederek, bunun tam tersinin olduğunu kaydetti.

"Türk Silahlı Kuvvetleri de dahil tüm emniyet güçleri, FETÖ ihanet şebekesinden temizlendiği anda asli vazifesini daha iyi yapmaya başladı." diyen Kalın, Fırat Kalkanı Herekatı'nın TSK'nın son yıllarda yaptığı sınır ötesi en başarılı operasyon olduğunu dile getirdi.

KUZEY IRAK'TAKİ REFERANDUM

İbrahim Kalın, Irak'ın Türkiye'yle çok öncelere dayanan bir komşuluk ilişkisi olduğunu belirterek, Irak'taki Araplar, Kürtler, Türkmenlerle uzun yıllar akrabalık ilişkilerinin sürdüğünü söyledi.

Körfez savaşının Irak'ta ciddi travmalara neden olduğunu, Irak'ın psikolojisinin, toplum yapısının, insan ilişkilerinin de değiştiğini, sorunların krize dönüştürüldüğünü, zayıf bir merkezi yapının ve güvenlik sıkıntısının ortaya çıkarttığı sorunlar yumağı olduğunu belirterek, Irak'ta iktidara gelecek kişinin bu sorunlarla uğraşacağını anlattı.

Irak'ın toprak bütünlüğünün, egemenliğinin korunmasının ve güvenliğinin sağlanmasının, Türkiye için çok önemli olduğunu vurgulayan Kalın, yine Irak'ın iç barışının sağlanması ve refahın garanti altına alınmasının da önemli olduğunu kaydetti.

Kalın, bunların birbiriyle bağlantılı ve hepsini bir arada yapılmasının mümkün olduğunu belirterek, konuşmasına şöyle devam etti:

"Öncelikle Irak'ta kucaklayıcı, herkesin kendini Irak'a ait hissettiği bir siyaset alanının inşa edilmesi lazım. Bu, şu anda yok. Bağdat, Irak'ın tamamına bu öz güveni aşılamıyor. Mesele sadece Şiilerin bir araya gelip öbür gruplara karşı cephe oluşturması da değil. İnsanlar daha adil, şeffaf, etkin bir yönetim istiyorlar. Bu tabloya bakınca Irak'taki sorunlar hemen bir anda çözülecek sorunlar değil. Bütün gruplarla taraflarla eşit ilişkide olmak için gayret sarf ettik. Geçtiğimiz 10 yıla baktığımız zaman Sünnilerle, Şiilerle, Türkmenlerle, Kürtlerle, Hristiyanlarla, Yezidilerle, farklı dönemlerde, farklı zeminlerde sürekli ilişki kuruldu. Türkmenlerle özel bir ilişkimiz var. Türkmenler, tek bir bölgede değil, Irak'ın her yerinde varlar. Bu kriz dönemlerinde zaafa dönüşüyor. Tek bölgeye yoğunlaşmadıkları için temsil noktasında, bu handikap olarak onlara geri dönebiliyor. Bizim amacımız orada hiç bir zaman Sünnicilik yapmak değil. Şiilere karşı, Sünnilerin tarafını tutmak, Araplara karşı Türkmenlerin ya da Kürtlerin tarafını tutmak değil. Orada birlik beraberlik ortamı yaratmaya çalışmak. Kim eziliyorsa onun yanında durup, onları eşit bir aktör olarak masaya getirme gayretiydi."

Gerek Türkiye'deki, gerek Ortadoğu'daki Kürtlerle sorun olsaydı, Irak Kürtleriyle, Erbil'le, Barzani'yle bu şekilde iyi ilişkiler yaşanamayacağını vurgulayan Kalın, "Referandum meselesi, Irak'ın toprak bütünlüğüne tehdit teşkil eden bir gelişme olacaktır. Referandum yapıldığında kim onaylayacak. Diyelim ki Kürt bölgesinde yaptınız, Bağdat parlamentosunun da onaylaması gerekmeyecek mi? Bunun resmiyet ve meşruiyet kazanabilmesi için bunun Irak parlamentosu tarafından da onaylanması gerekecek." dedi.

Kerkük'ün de referandum yapılacak bölgelere dahil edilmesinin de önemli bir problem olduğunu dile getiren Kalın, bunun siyasi ve hukuki olarak yanlış bir karar olduğunu, Kerkük'ün Kürt bölgesine bağlı değil, bağımsız şehirlerden biri olduğunu vurguladı.

Kalın, Kerkük'ün de katılmasıyla Araplar ve Türkmenlerin referandumu boykot edeceğini ifade ederek, bunun sürdürülebilir tarafı bulunmadığını anlattı.

Referandumun, Irak'ın güvenlik ve ekonomi gibi sorunlarına çözüm üretecek bir formül olmadığını dile getiren Kalın, "Zaten Kürtlerin bir federal bölgesi var, parlamentoları var, seçimlerini yapıyorlar. Bağdat'la devam eden sorunları çözmek için daha elverişli bir ortamın oluşturulması lazım. Bu konuda haklılar tabii ki. Bağdat'a sorduğunuzda da 'anayasa gereği yüzde 17 vesaire haklarını veriyoruz, ama elimizdeki imkanlar bu kadar' gibi kendilerince izahlarda bulunuyorlar. Bu çözülemeyecek bir mesele değil, yönetilmesi gereken bir konu. Bunun da sihirli bir formülü yok. Irak'ta her şey çok iyi gidiyor da bir tek Bağdat- Erbil ilişkisi kötü gidiyor değil." şeklinde konuştu.

İbrahim Kalın, Suriye'deki savaşın 6 yıllık geçmişine bakıldığında konjonktürel hareketliliklerin yaşanmasının rutin haline geldiğini söyledi. Başından bu yana DAEŞ'la mücadele stratejisinde bir takım temel hataların yapıldığını kaydeden Kalın, sözlerini şöyle sürdürdü:
"2011 yılında Suriye'de olaylar başladığı zaman 2014 yılının ortalarına hatta sonuna kadar Suriye'de DAEŞ yoktu. Suriye'de rejim vardı, muhalifler vardı. Orada henüz Rusya yoktu, İran yoktu, diğer bütün ülkelerin şu anda bir şekilde orada bulunan ve bir kısmı da vekalet savaşı yürüten aktörlerin birçoğu yoktu. O zaman bizim ısrarla söylediğimiz şey, Suriye halkının meşru talepleri çerçevesinde bir değişimin, bir siyasal geçiş sürecinin hayata geçirilmesi gerektiği yönündeydi. Bu konuda bir konsensüs oluşmuştu. Suriye'nin dostları diye bir grup ülkeler ki 100 civarındaydı bu, Suriye muhalefetini Suriye halkının meşru temsilcisi olarak tanıdığını ilan etmişti. Tunus'ta yapılan ilk toplantıda daha sonra Avrupa'da çeşitli Arap ülkelerinde yapılan toplantılarda bu konu defaatle dile getirildi. Obama yönetiminin Suriye konusunda bir strateji ortaya koyamaması, bazı şeyleri bilerek veya bilmeyerek geciktirmesi neticede alanı o kadar karmaşık hale getirdi ki DAEŞ buraya sarktı, Irak üzerinden geldi, başka yerlerden geldi, Avrupa'dan, Kafkaslardan, Orta Asya'dan başka yerlerden işte bu gruplar gelip farklı milletlerden, buralardan bu gruba katılmak suretiyle sahayı lehlerine çevirmeye çalıştılar. Biz o zaman da söyledik, bakın bu eğer böyle devam ederse Suriye meselesi bölgeselin de ötesinde küresel bir mesele haline gelecek ve nitekim de öyle oldu. Bütün önemli küresel aktörlerin bir şekilde içinde yer aldığı sorunlar yumağı haline geldi."
Daha da karmaşıklaştıran şey DAEŞ'la mücadele adı altında çeşitli bölgesel politikaların hayata geçirilmeye başladığını gördüklerini aktaran Kalın, şöyle devam etti:
"Burada farklı milis gruplar, farklı militer gruplar, paramiliter gruplar vesairelerin yavaş yavaş devreye girdiğini, vekalet savaşlarının daha belirgin hale geldiğini gördük. Şimdi tabii ki DAEŞ'la mücadelenin hem askeri anlamda hem siyasi anlamda hem ideolojik, ekonomik vesaire alanlarda yapılması lazım. Bu sapkın ideolojinin İslam'la bir ilgisi yok. Şunu da hatırlayalım DAEŞ bugüne kadar en fazla Müslümanları öldürdü. Suriye'deki Müslümanları öldürdü, Irak'taki Müslümanları öldürdü, yakaladığı esirleri öldürdü, Ürdünlü pilotlar vesaire… Bunların birçok örneğini vermek mümkün. Baktığınız zaman bunun küresel etkilerine, bir tarafta Suriye'de ve Irak'ta bu terörü estiriyorlar, Batı'daki İslamofobik akımlara güç veriyorlar bu tür eylemleriyle ve bu bir anlamda Avrupa'da yükselişe geçen aşırı sağcı hareketlere de bir meşruiyet alanı sağlıyor. Dahası Orta Doğu'da herhangi bir politikayı hayata geçirmek için DAEŞ çok elverişli bir enstrüman haline geldi. 'Ben buradayım çünkü DAEŞ'la mücadele ediyorum. Yaklaşık 1- 1,5 yıl önceydi Cumhurbaşkanımız ilk bunu dile getirdi sonra da çeşitli vesilelerle ifade etti nasıl oluyor da uluslararası DAEŞ'la mücadele koalisyonunda 40-50 tane ülke var farklı kapasitelerle katılan ama hakikaten bölgenin, dünyanın önde gelen ülkeleri var. Bu kadar gücün karşısında DAEŞ diye bir örgüt var ve bu örgüt bir türlü bitirilemiyor, 1 yıldır, 2 yıldır, 3 yıldır bir türlü bitirilemiyor. Burada bir soru sorulması lazım. Bu rasyonel bir şey değil. Bu kadar ABD'den Körfez ülkelerine, çeşitli Avrupa ülkelerinden daha uzak Avustralya gibi ülkelere kadar bu koalisyon içinde yer alan ülkelerin bir sürü imkan ve kabiliyetleri bir araya getirildiğinde 10 bin, 20 bin, 30 bin mensubu olan bu terör örgütünün çoktan ortadan kaldırılması gerekirdi. Bunun olmadığını gördük. Bir de buna başka bir şey daha eklendi Suriye sahasında, PKK'nın Suriye kolu olan PYD, YPG terör örgütü eklendi. Bu da yine Obama yönetiminin izlediği politikanın bir neticesi olarak çıktı maalesef Trump yönetimi de aynı politikayı devam ettirdi. Orada da ilginç bir hem çelişki diyebilirsiniz hem de belki çok da şaşılacak bir şey değil diye de bakılabilir Trump, geldiğinde adeta bir anti Obama gündemiyle geldi. Obama ne yaptıysa onu iptal edeceğini, onu ortadan kaldıracağını söyledi. Esed rejimini vurdu bile bir defa bu vaatlerle gelmesine rağmen PYD konusunda Obama yönetiminin bıraktığı yerden aynen devam etti."
ABD'nin DAEŞ'la Mücadele Özel Temsilcisi Brett McGurk'ün İdlib'teki terör örgütlerinin mevcudiyetiyle Türkiye'yi ilişkilendiren değerlendirmelerine değinen Kalın, şu ifadeleri kullandı:
"Şimdi DAEŞ'la mücadele özel temsilcisi kişi de o dönemden kalma devam eden bir görevli ve zaman zaman onun PYD'lilerle, YPG'lilerle görüşmeleri, çektiği fotoğraflar, ziyaretler vesaireler basına da yansıyor. Resmi görüşmeler çerçevesinde Türkiye'ye de geliyor, heyet çerçevesinde. Bu son Middle East Institute'de yaptığı açıklama bizim için tabii ki kabul edilebilir bir şey değil. İdlib'teki bu terör örgütü yapılanmasının Türkiye ile ilişkilendirilmeye çalışılması, böyle bir imada bulunulması kabul edilebilir bir şey değil. Neden? İdlib'i biz kontrol etmiyoruz. Yani İdlib'i kontrol eden bir takım güçler varsa orada nedir onlar YPG (İdlib'i değil ama İdlib civarında bulunan), Amerikalıların belli bir varlığı var, Rusların belli bir varlığı var, rejim var orada. Bizim sınırımıza yakın kısımlarda çok ciddi bir mülteci hattı oluştu ve biz bir kaç yıldır oraya zaten Halep'in tahliyesinden önce de insani yardım ulaştırma noktasında AFAD, Kızılay, STK'larımız çok ciddi bir çabanın içinde oldular. Halep'in tahliyesiyle beraber İdlib nüfusunda ciddi bir artış oldu. O zaman Rusya ile yaptığımız o tahliye süreci neticesinde amacımız neydi oradaki sivillerin kurtarılması. Çünkü sıkışıp kaldılar orada ve Doğu Halep'ten onların çıkartılması gerekiyordu yoksa bir sürü masum insan ölecekti. Şimdi İdlib'te bir nüfus yoğunlaşması oldu. 1,5- 2 milyona yakın insan şu anda oraya yığılmış durumda, o hatta sıkışmış durumda. Zaman zaman Türkiye'ye gelenler oluyor, Türkiye'den yardımlar gönderiliyor amacımız orada insani anlamda onların en azından nefes almasını sağlayacak bir ortam sağlamak. Şimdi bu kadar geniş bir alanda bu kadar çok yoğun insanın olduğu bir yerde ve sahada bu kadar farklı dinamiklerin hareketli olduğu bir alanda kalkıp bir tane gelişmeyi hem de en olmayacak şey, Türkiye'nin hiç ilgisinin, alakasının olmadığı bir şeyi Türkiye'ye fatura etmeye çalışmak iyi niyetle bağdaştırılacak bir şey değil. Biz bunu müttefiklerimizle sahada her gün konuşuyoruz. Bunun üzerine biz evvelsi gün Sayın Başbakanımızla, Müsteşarımızla, Dışişleri Müsteşarımızla istişare ettik ve Müsteşar Yardımcısı Sedat Bey'in aramasının uygun olacağını kararlaştırdık ve kendisi de aradı tepkimizi dile getirdi dün de zannediyorum basına da verildi bununla ilgili. Çünkü kayda da geçirilmesini istedik. Bu tür imalar, suçlamalar kabul edilebilir şeyler değil."
"İŞLER KÖTÜ GİTTİĞİ ZAMAN GÜNAH KEÇİSİ ARANIYOR"
Orta Doğu'da bir yerde işler kötü gittiği zaman bir günah keçisi arandığını kaydeden Kalın, konuşmasına şöyle devam etti:
"Suriye'de kötü gittiğinde işte hemen Türkiye öne çıkıyor. Hatırlayın 1- 1,5 yıl önce sürekli Türkiye'nin yabancı terörist savaşçılara izin verdiği hatta hatta DAEŞ'tan petrol aldığı, şu yaptığı bu yaptığı, DAEŞistlerinin Türkiye'ye getirilip tedavi edildiği gibi iler tutar hiçbir tarafı olmayan, hiçbir delile dayanmayan iddialar ortaya atıldı. Bunların hiçbirisini de ispatlayamadılar. Yani Amerika'nın önde gelen basın kuruluşları New York Times, Washington Post gibi ciddi olduğu var sayılan gazeteler bunları yazdılar. Netice olarak bir tane delil ortaya koyabildiler mi ortaya? Petrolü kim almış, nereden almış, hangi yabancı terörist savaşçıya izin verilmiş? Halbuki biz o dönemde ısrarla şunu söyledik: 'Terörle mücadele küresel anlamda tam işbirliği gerektiren bir alandır.' Yabancı terörist savaşçılar sadece Türkiye'den ya da bir ülkeden gitmiyorlar Suriye'ye. Irak'tan, Lübnan'dan her yerden gittiler, gidiyorlar değil mi? Biz o zaman dedik ki bu konuda tam bir istihbarat işbirliği içinde olmamız lazım. Avrupalı ülkeler bizim falanca vatandaşlarımız Belçikalı, Fransız, Alman vesaire DAEŞ'a katılmak veya Suriye'de şu cephede, bu cephede savaşmak için Suriye'ye gidiyorlar. Kendi vatandaşını kendi topraklarında durdurmayan bir Avrupa ülkesi Türkiye'ye gelip hesap soruyor. Diyor ki benim falanca vatandaşım, falanca sınırdan Suriye'ye geçmiş. Bizim doğal olarak sormamız gereken soru nedir? Siz bunu neden kendi topraklarınızda durdurmadınız? Bir. İki, diyelim ki yakalayamadınız ya da gözden kaçtı bir şekilde sistemin bir yerinden çıktı gitti, bunun bilgisini bizimle neden hemen paylaşmadınız? Bu kişi ta düşün yani Paris'ten kalkacak, Brüksel'den kalkacak uçağa binecek, İstanbul'a, Antep'e bir yere gelecek oradan Suriye tarafına gelecek. Bütün bu süreç içinde bir şey yapmayacaksınız siz adeta göz yumacaksınız bütün bu hareketliliğe ondan sonra Türkiye'yi de yabancı terörist savaşçılar buralardan geçiyor, Türkiye bir şey yapmıyor diye suçlayacaksınız. Bakın Türkiye'ye 37-38 milyon turist geliyor yılda. Yani hangi Fransız vatandaşının anlında ya da yakasında yazıyor ben gidip falanca yerde şu yerde şu gruba katılacağım diye. Bunu sert bir şekilde uyguladığınızda bu sefer 'Seyahat özgürlüğü engelleniyor', 'Türkiye çok tedbirler alıyor' gibi argümanlarla karşınıza çıkıyorlar. Dolayısıyla bu bir kaç gün önce ifade edilen bu konu aslında 2 yıl önce kullanılan tüketilmiş, artık bayatlamış, kenara bırakılması gereken bir argümanın yeni ifadesidir. Biz bunu kesin olarak, kesin bir dille reddediyoruz."
İyi istihbarat işbirliğinin yapıldığı dönemlerde bu geçişlerin engellendiğini aktaran Kalın, "Biz Amerikalılarla, Avrupalılarla başka ülkelerle Tunus, Suudi Arabistan, Rusya oraya gidenler oldu, oluyor. İyi bir istihbarat işbirliği yaptığımız dönemlerde biz bunları engelledik. Hatta biliyorsunuz bir kaç tane skandal hadise de yaşandı. İki tane Fransız vatandaşını biz burada tutukladık, Fransa'ya iade ettik. Bunlar DAEŞ zanlısı olarak buradan gönderildiler, deport edildiler Türkiye'den ve hatırlayın Fransızlar, Belçikalılar bunları serbest bıraktılar bunların bir kısmı Brüksel'deki havaalanı saldırısına katıldılar vesaire. Şimdi burada eğer birisi eleştirilecekse öncelikle Avrupa ülkelerinin, yani kendi vatandaşlarına sahip çıkamayan ve bu hareketliliği durduramayan Avrupa ülkelerinin oturup kendilerini bir sigaya çekmesi, bir muhasebe yapması lazım." diye konuştu.
Bu konuda Türkiye'nin istihbarat birimlerinin tam bir yetkinlik içinde ve tam bir özveriyle çalıştığını kaydeden Kalın, "Kolay bir şey değil. Suriye ile 911 kilometre sınırınız olacak orada 6 yıldır böyle bir savaş devam ediyor olacak öbür tarafta Irak, bu ülkelerin durumları ortada, güvenlik durumları ortada ve siz ülkenizi korumak için elbette ki bu tedbirleri alacaksınız. Bunun için tabii ki işbirliği yapmak zorundasınız, istihbarat paylaşımı yapmak zorundasınız. Hem bunları yapmayacaksınız hem de orada işler kötüye gittiği zaman İdlib'te şu oldu, Halep'te bu oldu deyip Türkiye'yi suçlama yoluna gideceksiniz. Bu kabul edilebilir bir şey değil. Herkesin sorumluluğu eşit bir şekilde paylaşması gerekiyor." ifadelerini kullandı.
ÇATIŞMASIZLIK BÖLGELERİ
Suriye'de çok parçalı bir yapının ortaya çıktığını aktaran Kalın, şunları kaydetti:
"Yani bu çatışmasızlık bölgeleri konusunu biliyorsunuz Ruslarla 3-4 aydır, 5 aydır konuşuyoruz. Bu Cenevre sürecinin tıkanmasından dolayı, sahada çözüm üretememesinden dolayı bir alternatif olarak gündeme geldi ama onun yerine ikame edilecek bir şey olarak değil onu tamamlayıcı bir süreç olarak biz gündeme aldık bunu Ruslarla ve biraz daha genişledi biliyorsunuz, İran katıldı daha sonra, başka bölgesel ülkeler de gözlemci düzeyinde katıldılar. Son Astana toplantısına Amerikalılar da katılımcı gönderdiler. Onlar da o süreci dolaylı olarak desteklemiş oluyorlar. Bunların amacı da tabii, öncelikle çatışmaların durması. Hem Cenevre hem Astana süreçlerinin amacı, çatışmaların durması. O yüzden çatışmasızlık bölgesi önemli ve bunu nerede yapabilirsek hemen hayata geçirelim diyorlar. Bunu Halep'te, İdlib'te Guta'da, Şam'da, Şam'ın güneyinde, Dera'da 4-5 tane ana bölge var biliyorsunuz şu anda muhaliflerle rejimin çatıştığı, bu alanların hepsinde imkanlar ölçüsünde hayata geçirelim. Niye? Çatışmalar dursun. Daha sonra insani yardımlar ulaştırılsın ve üçüncü olarak da siyasi geçiş sürecinin nesnel şartlarını oluşturmaya çalışalım. Bu tabii devam ediyor en son geçen ay Astana toplantısının sonuncusu yapıldı. Bunlar devam edecek tabii bu toplantılar ama tabii ilanihaye de böyle devam etmeyecek. Bir şekilde netice almamız gerekiyor sahada. Çatışmaların durması, insani yardımların ulaşması gerekiyor. Burada herkesin sorumluluk üstlenerek hareket etmesi gerekiyor. Aksi halde burada kolektif bir çaba ve dayanışma olmadan netice elde etmek mümkün olmayacak."

Fetih Medya sitesinden alıntılanmıştır. Sorumluluk kaynağa aittir.