Ana Sayfa AMERİKA, ORTADOĞU 15 Mayıs 2017 2 Görüntüleme

Direniş Örgütleri ve/veya Halk Direnişi

Asya’nın Sesi Haber Merkezi olarak aylık yayınlanan YERKÜRE Dergisi’nin son sayısını derginin takipçilerine bırakarak bir önceki sayının yazılarından bazılarını okurlarımızın ilgisine sunuyoruz.

YERKÜRE Dergisi geçtiğimiz ay hazırladığı iki makaleyle özelde Suriye genelde ise tüm çatışma bölgeleri için tezler sunmuş ve henüz 1 Şubat tarihi gelip dergi yayınlanmadan önce tez ve tekliflerinde haklı çıkmıştı.

Bu teklifler bir direniş örgütünün yerli unsurları barındırması gerektiği ve Talut liderliğinde birleşmesi yönündeydi. O makalelerden biri olan ‘Direniş Örgütleri ve/veya Halk Direnişi’ başlıklı yazıyı okurlarımız için alıntıladık:

“İnsanoğlunun uğrayabileceği en kötü akıbetlerden bir tanesi de iyi bir iş yapmak isterken bunun üstesinden gelemeyen birey ya da toplulukların daha da hırçınlaşmasıyla sonuçlanan dışlanma durumudur.

Osmanlı Devletinin yıkılması ve Halifeliğin kaldırılmasıyla ‘suyun üzerindeki çer çöp’ durumuna düşen İslam Ümmetinin Anadolu’da verilen kurtuluş mücadelesinin ardından 1970’lerin sonlarına kadar devam edecek büyük bir suskunluğa gömüldüğü ve Osmanlı Devletinin kuruluş bildirgesinde yer alan cihad kavramından yoksun yaşadığı görüldü. İslam’ın namaz, oruç ve zekatın da araların da bulunduğu ibadetlerinden biri olan cihad, yaklaşık 60 yıl boyunca neredeyse hiç anılmamış ve sahiplenilmemişti.

Yakın tarih, özellikle Hasan El Benna, Seyyid Kutb ve Ebu’l Ala El Mevdudi gibi yazarların yeniden filizlendirdiği cihad kavramının Müslüman Kardeşler-HAMAS, Taliban, Cemaati İslami, El Kaide ve diğer bazı pratik uygulayıcıları tarafından hızla dünya gündemine taşındığına şahit olurken hızla yayılan ve yeni yeni mümessiller tarafından takdim edilen cihad kavramının belki de en az 200 yıl daha yeniden rafa kaldırılma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu söylenebilir.

Aradan geçen 40 yıllık deneme-yanılma tecrübeleriyle ilerleyen cihad sürecinin öğrettiği kesin ilkelerden biri, Batı tarafından varlıkları gasp edilerek öldürülen Müslüman halkların kendi topraklarında eylem yapan direniş örgütlerini en az gasıp Batılılar kadar yabancı gördüğü gerçeğidir. Bir de bu örgütler kendileri adına savaştıklarını iddia ettikleri Müslüman halkları dünyevi yaşantıları ya da başka gerekçeler nedeniyle din-dışı görüyorsa Batı saldırılarına maruz kalan Müslüman halklar ‘kendileri adına savaşan direnişçiler’ yerine ‘başının çaresine bakmayı’ tercih ediyor.

Amerikalı bir ‘düşünce kuruluşu’ tarafından yayınlanan bir rapora göre Batıyı hedef alan saldırıların ana kaynağı olan cihad anlayışının köreltilmesinin en etkili yolu, tekfirci cihad gruplarının varlığından geçiyor. Bu rapor, mobilize olmuş ve yerleşik halkın değerlerini tanımayan, onlarla ortak noktaları bulunmayan zorba grupların halkların cihaddan uzaklaşarak Batı’ya karşı uysallaşmasına neden olacağını savunuyor. Bu projenin gerçekleşmesinin tabi ki doğal seyrinde ilerleyen olaylar zinciriyle sağlanması gerekir. Öfkeli yazarlar, tecrübesiz komutanlar, kendini beğenmiş cihad askerleri…

Gelinen noktada Andolu’da bir düğün merasimini canlı bomba ile vurmanın, Pakistan’daki bir ibadethanenin patlatılmasının ve Irak’ta pazar yerinin hedef alınmasının ne dini açıdan ne de stratejik kalıplarla izah edilebilir bir yanının bulunmadığı ispatlanmıştır.

Etkili fikir ve liderlere beslenen hayranlık duygularının rol modelin taklidi esnasında bireyin sınırlarında boğularak yeni bir fikre ve şahsiyete dönüşüyor olması Davranış Bilimleri çerçevesinde incelenmesi gereken bir durum. Abdullah Azzam, Usame Bin Ladin ve Hasan El Benna gibi Müslüman halklara soykırım uygulayan Batılılara karşı koymuş cihad aktörlerinin Iraklı biri tarafından taklit edilmesinin sonucu, yeni bir Abdullah Azzam değil, Müslüman halkları küçük gören ve hatta onları din-dışı kabul eden, onların değerlerini hiçe sayan ve canlarına kasteden farklı bir modeli doğurabiliyor.

Direniş örgütü olmakla halk direnişi olmak arasındaki fark, kendini en belirgin şekilde Anadolu’nun ve Afganistan’ın işgali esnasında göstermiştir. İşgal edilen topraklarda yakınlarını kaybeden Müslüman bireylerin yalnızlığı Cemil Meriç’in ifadesiyle ‘karanlıktan şeytan elini uzatsa minnetle sıkabilecek’ doruğa ulaşmışken kendisini onlardan hissedenlerle onları kendisine muhtaç hissedenler arasındaki farkın belirginleşmesi fazla zaman almayacaktır.

Ülkesi ABD öncülüğündeki Batı tarafından işgal edilen Afganistan İslam Emirliği Taliban Hareketinin beyanatlarını okuyanlar, Taliban açıklamalarındaki ‘halkımızın dini ve milli değerlerini savunmaya devam edeceğiz’ şeklindeki ifadeleri çabucak fark eder. Taliban’ın halkıyla aynı dini görüşte oluşu, onlarla aynı elbiseyi giyiniyor olması ve onların içinden çıkması işgalden önce olduğu gibi işgalden sonra da Afganistan’ın yönetimini kazandıracaktır. Halkın sefalet içinde olduğu bir ortamda aşırı lüks ve israf içinde olan birey ve organizasyonların ise halk tarafından benimsendiği ve başarıya ulaştığı ise henüz örneğine rastlanan bir durum değil.

Direniş örgütleri kendi isimleri için varlık gösterirken, halk direnişleri toplum için var olurlar. Direniş örgütleri yabancı söylemler ve yabancı değerlerle farklılık kazanmak isterken, halk direnişleri sıradan olmanın ve yerli kalabilmenin avantajını yaşarlar. Direniş örgütleri geçici bir rüzgar iken halk direnişleri toprağın derinliklerine ulaşmış bir filiz tanesi ve/veya köklü bir çınardır.”

Kaynak: YERKÜRE Dergisi

İslami Bülten – Haber Merkezi

Yorumlar

Yorumlar (Yorum Yapılmamış)

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Tema Tasarım | sancakweb.com